Mağara


Artistik Bellek dergisi 9. sayıda yayınlanmıştır.

Bir resim var, yeşil bir bayır görmüşüz, hava buz gibi ama nasıl da güneşli ve biz yuvarlanıyoruz. Resim kahkaha atar mı? Atıyor. İzciyiz, ringanın bir balık türü olduğunu öğrenmişiz o gün. Zeki Müren’i anıyoruz ki o da öleli birkaç yıl olmuş  – lingoymuş ama bizim için ringa o şişeler, yürürken bir şarkı söylemeliyiz, Didem hep öyle der.

“Şişeleeeer! Ringa ringa şişeler!”

Didem’i en son gördüğüm gün. Didem’in bir fotoğraf karesinin içine hapsolduğu, yıllar geçse de o görüntüde sabitlendiği gün. Hep o fotoğraftaki gibi saçlarını ışıklar içinde hatırlamak istesem de, başından süzülen kanlarla yapış yapış olmuş hali gitmiyor gözümden. Didem, liderimiz. Didem, yaşadığım ilk aşk, gördüğüm ilk ölü.

Soğuk bir Mart günü, dört izci grubu yakındaki mağaraya günü birlik gezi düzenlemiştik. Üç grup liselilerdi, en küçükleri olan bizlerse henüz ortaokula yeni başlamıştık o yıllarda. On kişiydik, altı kız dört erkek. Zaten böyle kampçılıklar falan kız işidir, onlar hep daha fazla olurlar. Ben babamla annemin zoruyla katılmıştım ilk toplantıya, diğer çocukların hikâyeleri de benzerdi. Beni internet kafe batağından kurtarmak için geliştirdikleri dâhiyane çözüm ellerinde patlayacakken hiç beklenmedik bir şey oldu. Onu gördüm. Büklüm büklüm bakır saçları omuzlarına dökülüyor, yemyeşil gözleri dünyada benden başka kimse yokmuş gibi bakıyordu. Ben ilk toplantıyı alt üst edip, kendimi “bu çocuk bir daha buraya gelmesin lütfen” dedirtmeye şartlamışken, liderime âşık oldum.

Herkes abla dese de ben pes etmedim, ilk andan beri Didem dedim ona. Kızarsam da liderim derdim, hemen anlar gelir gönlümü alırdı. Kolunu omzuma atar, “Yine mi lider olduk Mert?” der, saçlarımı koklardı. Tenim ürperirdi boynunun sıcağı yüzüme vurdukça. Gizlerdi ama anlardım işte o da seviyordu beni. Yoksa neden sarılsın öyle her bulduğu fırsatta? Benden büyük ya, yakıştıramadı beni yanına. Hâlbuki birkaç yıl sabretse aramızdaki yaş farkı belli bile olmayacaktı. Yaşıma göre oldukça boylu ve kilolu bir çocuktum, kapı gibi yani. Zaten büyük gösteriyordum, ne olurdu biraz bekleseydi? Mahalle baskısı diyorlar şimdi, onun kurbanı oldu Didem de.

Ne diyordum, güneşli ama soğuk bir Mart günüydü. Yaklaşık bir saat minibüsle yol almış, minibüsü en yakın köye bırakıp sonrasında da yürüyerek mağaraya ulaşmıştık. Biz küçükler izciliğe bu kış başladığımız için ilk doğa gezimizdi, bizim kızlar çok heyecanlıydı. Soğuğa rağmen parlayan güneş herkesi neşelendirmişti. Mağaraya uzanan yolun bir yanı vadi bir yanı ormandı. Güneş almayan ormanın soğuğu yola kadar vuruyordu, güneş altında ışıldayan vadiyse bizi daha çok cezbetmişti. Yemyeşil vadiden kahkahalar arasında yuvarlanırken çekilen fotoğrafımızda Didem bütün güneşi saçlarında toplamış gibiydi. Keşke hep öyle kalsaydı ama kalmadı işte. Mağaranın önünde mola vermiş oturuyorduk. Oraya kadar zaten çok yorulduğumuz için, biraz dinlenip öyle girmemizin daha iyi olacağını düşünmüştük. Hem bu sırada kumanyalarımızı yeme fırsatı da doğmuştu. İki arkadaş meyve suyu ve sandviçleri dağıtma görevi üstlenmişti. Ben tabii ki Didem’in yanındaydım. Etrafımızda başkaları varken o benim yanıma gelemiyordu ama benim gitmeme kimsenin laf ettiği yoktu. Saçlarımı kokladı yine, birlikte yedik yemeğimizi. Hemen oradaki kır çiçeklerinden birini koparıp uzattım ona. Aldı, saçına taktı. Uzanıp saçımdan öptü beni, koklayarak. “Benim küçük sevgilim.” Dedi. Bana ilk kez sevgilim deyişini, son olarak hatırlamayı hiç istemedim.

Sonra o motor sesini duydum, kirli motor sesini. Nasıl da fırlayıp koşmuştu saçlarını savura savura! Kime koştu böyle beni bırakıp diye dönüp baktığımda gördüm, başından kaskını çıkarmış bir eliyle saçlarını düzelten, bir yandan da motorunu sabitleyip Didem’e doğru çarpık bir gülüşle yürüyen bir adam. Adam. Didem’in saçlarını onun boynunda, adamın elini Didem’in belinde gördüğümde koştum, çok koştum. Nehir boyunca koştum. O kimdi, ne hakla sarılırdı öyle! Elime topladığım taşları bir bir nehre attım. Didem severdi ki beni, ihanet etmezdi bana. Evet, Didem ihanet etmezdi, böyle düşündüm o an ve sakinleştirdim kendimi. Kardeşidir belki dedim. Hiç bahsetmemiş olması bir kardeşi olmadığı anlamına gelmez sonuçta. Aşırı tepki göstermiştim, nasıl da aptaldım! Kıskanıyordum onu, demek ki çok seviyordum. Filmlerdeki gibi aşık olmuştum işte. Böyle düşününce keyiflenip yanlarına dönmeye karar verdim. Asıl aptallığı yumuşamakla yaptığımı nereden bilebilirdim! Arkamı döndüğümde onları bana doğru gelirken gördüm, el ele!

“Mert neredesin, nereye gittin öyle? Gel bak seni kiminle tanıştıracağım!”

Nişanlısıymış.

“Hadi ama Mert yapma böyle, herkes bizi bekliyor mağarayı gezmek için.”

Öyle bir yeteneğim olsa bakışlarımı nehre attığım taşlardan arsız yüzlerine çevirdiğim an gözlerimden ateş çıkarabilirdim. Biraz umurunda olsam Didem’in, o ateşi çıkaramasam da görebilirdi. Hırsımdan gözlerime dolan yaşları fark etmelerinden korkup bir hışım kalabalığa koşarken, nişanlısını biraz itmiş miydim? Ben koştukça kısılarak yaprak hışırtılarına karışan “Kıskanıyor mu seni bu?” sesine şaşırmamıştım ama karşılığında kıkırdamak sana hiç yakışmadı Didem.

Dört izci grubu başlarımızda liderlerimizle girdik mağaraya. En küçük olduğumuz için bizi en öne aldılar. Tabi bizim artık iki liderimiz olmuştu. Didem ve sevgili nişanlısı! Herkesin hiçbir şey olmamış gibi davranmasına nasıl da sinir oluyordum! Duyduğum her kahkahayı, atanın boğazından içeri geri tıkmak istiyordum. Didem’in beni aldattığını öğrendiğim anda dünyanın yıkılmış olması gerekmez miydi? İşte şu sağda görmüş olduğumuz her ne ise, yüzyıllardır oradaydı ve olmaya da devam ediyordu. İçeri bir dinamit atıp kaçmak geliyordu içimden. Keşke bu mağara yutsaydı hepsini.  Sarkıtları şöyleymiş dikitleri böyleymiş. Tepenize düşsün, karnınıza saplansın o sarkıtlar, etlerinizi yarasalar yesin! Hem bize bu masalları anlatan kim, nerede bu Didem? İkisi de şurada duruyorlardı az önce. Dışarı çıksalar yanımdan geçerlerdi, mutlaka görürdüm o zaman. İçeride bir yerlere kaybolmuş olmalıydılar. Bu ortadan kaybolmalar da neyin nesi, nerede bu Didem!

Mağaranın içine doğru hep birlikte ilerlerken, ilk günden bu güne nasıl fark etmediğimi anlamaya çalışıyorum. Çok mu saftım, nasıl oynadı benimle, nasıl göremedim gerçek yüzünü? Beni sevdiğine nasıl da inanmıştım! Ama böyledir evet, 24 yaşında şımarık kızlar, 12 yaşındaki erkeklerin duyguları yok zannederler. Aşkı oyun zannederler. Kendi yaşına uygun biriyle nişanlanıp, seninle de yalancıktan sevgili olabilir zannederler. Güzel ya onun saçları çünkü, herkes onun peşinde ya, zararsızım ya ben de nasıl olsa! Kimim ki ben zaten, el kadar çocuk! Öyle olmadı ama işte, ikisine de gösterdim gününü. Böyle olmasını ben istemedim, Didem tercih etti bu sonu.

Çıkmak üzereydik mağaradan, en arkada kalmışım, farkında değildim. Sinirimden gördüğüm her taşa bir tekme sallıyordum. Arkama dönüp son kez baktım koca, heybetli mağaraya. İçimde Didem’e karşı hissettiğim ne varsa oraya gömüp çıkmayı diliyordum ki onları gördüm. Yukarıya bir yere tırmanıp bir çıkıntının kenarına oturmuş, umarsızca öpüşüyorlardı. Mert neredeymiş, Mert var mıymış ki acaba! Nasıl öperdi Didem o adamı! Bunu hak etmişlerdi. Didem hak etmişti. Bana küçük sevgilim demişti, onun kendisini öpmesine izin vermişti. Yanına bırakmayacaktım.

Etrafa göz gezdirdim, oraya çıkmak için nasıl bir yol izlediklerini bulmaya çalıştım. Mağara ziyaretçilerin içerideki sarkıtları daha iyi görebilmeleri için ışıklandırılmıştı, bu da benim işimi kolaylaştırıyordu. Zaten onlar da ışıkların yerleştirildiği alandaydılar, belli ki tırmanış için uygun bir yol vardı. Giriş ve çıkış için kullanılan oyuğun iki yanında da birer patika yükseliyordu, sağındaki patikanın eğimi tırmanmaya daha müsait görünüyordu. Gözüme kestirip var gücümle tırmandım, kumda kaymamak için taşlara tutuna tutuna bulundukları yükseltiye ulaştım. Sonra da sinsice arkalarından yaklaşıp ittim ikisini de. Didem çığlık çığlığa aşağı uçtu, düşerken bana ilk kez baktığı gibi baktım ben de, dünyada ondan başka kimse yokmuş gibi. Adamın işi öyle kolay olmadı, son anda tutundu bir taş parçasına. Hemen elinin üstüne bastım, tekmeledim. Yaşamasına izin veremezdim. Sonunda o da Didem’in yanındaki yerini aldı. Öperken iyiydi, ölürken de yanında olsun o zaman. İkisine de son kez baktım, hiç kıpırtı yoktu. Didem’in kıvır kıvır saçları kanlara bulanıp kafasına yapışırken bağıra çağıra dışarı koştum.

 

“Yetişiiiiin! Didem düşmüüüüş! Düşmüşleeeer!”

 

Dediğim gibi, böyle olmasını ben istemedim. Didem tercih etti bu sonu.

Temmuz 2015