Harabe


Alıntılar: "Hakkımda Konuşmuşsun - Sezen Aksu"

Farz et bir sokaktayız.

Kısa ve dar bir sokaktayız. Soluk renkli, üstelik boyası da dökülmüş binalar var, iki kattan fazla değil. Yerler kırık kiremitlerle dolu, duvarlar kiremit rengi yazılarla. İlla ki sevenler var ve illa ki nefret edenler. İlla ki camdan sarkan ıslak giysiler. Terk edilmiş evi arıyoruz, soldan üçüncü ev. Zaten ikinci katı çıkarken bırakıp gitmiş ya sahibi, ne kapısı var ne penceresi. İçi şişe kırıklarıyla, duvarlardan fışkıran paslı demirlerle dolu, merdiveni yarım. Her nasılsa, soldan üçüncü ev tek katlı, iki pencereli, üstelik pencereler perdeli. Bacasından uzanan ağır ve kirli dumana bakıyoruz ikimiz de, sonra birbirimize. Yanlış yerdeyiz.

Önce tersinden kat ediyoruz sokağı, sonra bir alt sokağı, sonra bir üst sokağı, bir üst sokağın sonundan sağa doğru kıvrılan yokuşu çıkıp, oradaki tüm dik ve paralel sokakları. Akşam çöküyor, yanık kömür kokusu, is, biz; yani sen ve ben, bulamıyoruz. Neden aradığımızı da unutalı hayli olmuş zaten.

Bazı ışıkları hiç yanmıyor bu sokakların. Bazılarında düzensizce yanıp sönen sokak lambaları var. Devrilen direklerin birini yol yapmış bir kedi. Arkadaki evin çatısına tırmanacak gibi. Bacadan içeri atlama ihtimalini düşünüyorum, artık burnuma da hakim olamıyorum. Sen iki adım önden yürüyorsun bir süredir. Ben artık kedilerle ve pis bir fare ile karşılaşma beklentisiyle yürüyorum. Senin de evi aradığını hiç sanmıyorum. Artık adımlarımız ne o harabe eve ne de bulmayı umduğumuz sebeplere. İlk vazgeçen olmamak için yürüyoruz.
Farz et sen ve ben nicedir aynı yalanda saklanıyoruz.

Yazdı, ben tekrar gittim o sokağa. O günden 3 yaz sonra. Farz et ki gittim, hem de tek başıma. Soldan üçüncü evin bacası tütmüyordu, ne perde kalmıştı ne pencere. Aradığımız izbelik 3 yaz sonra tek başımayken çıkmıştı karşıma. Şimdi seni buna inandırmanın bir yolu da yok, benim ikna etmeye umudum da. O sokak bu değil diyeceksin, ya da belki o gördüğümüz evin içinde yaşayan tek canlı da bizlere ömür, ev kurda kuşa yem olmuş işte diyeceksin. Ne dersen de, o evi buldum işte.

Cam kırıklarını eze eze, çıtır çıtır yürüdüm içine. Beton merdivenin eğreti basamaklarını adımladım. Üst katın paslı demirlerine asılıp çektim gövdemi yukarıya. Nasıl sıcaktı bilsen. Ne kedi kalmıştı sokakta ne köpek. Kendilerine sığınacak serinler bulmuşlardı. Belki şimdi alt katın gölgesine sığınmış birkaç kedi bulabilirdim, aramadım. Beni, ruhumu ve seni aldım. Sırt üstü yatırdım sıcak betonun üstüne. Önce boğazım kurudu, sonra tenim. En son da içim. Seni o evin yarım damına bıraktım.
İkimiz de dönelim dememiştik o gece. Sen önden önden, emin yürürken arkandan geldiğimden, ben usulca durdum. Tam o kedi bacanın ucuna varmışken.

Döndüm, önce bir adım, sonra bi tane daha.
Gittim senden.
Farz et ki buldum ben.

“Bilmediğin şeyler var, söz etmedim bugüne kadar.”

Yalanı azaltmak elzem, yalan zehirliyor insanı. Sen mesela, ölümün yalan zehirlenmesinden olacak. 3 yaz sonra kendin bulmuşsun birlikte aradığımızı. Bir yılan gibi ölü derini sıyırıp damın sıcak betonuna, yenilenip gitmişsin öyle mi? Benden soyunma sanrın güçlü hissettirmiştir. Eve gidince ne yaptın sahi? Bari kendine yalan söyleme.

İki adım önden yürüdüm hep haklısın, erkekçe bir koruma güdüsüydü belki. Seni yok saymak olduğunu sanman gülünç, hep hissederdim adımlarının sesini. Dinlerdim. Vazgeçtiğini, sessizliğinle öğrendim.

Oysa ben, bulana kadar aramayı, ararken yok olmayı, seninle hiçliği seçmiştim.

Demek ki sen yalnız da olsa bulmanın, ben kayıp da olsak bir arada kalmanın derdindeydim.

“Çok canım yandı senden koparken, azar azar.”